Anadolu Selçuklu Mimarisi

Fransız Gotik Mimarisi İtalyan Barok Mimarisi Osmanlı Mimarisi

FRANSIZ GOTİK MİMARLIĞI

Katedrallerin çevresinde açılacak kent okullarında yeni bir mantık, tanrısal gizleri sistemli biçimde soyut araçlara göre yorumlamaya çalışan skolâstik akılcılık zafere ulaştırılacaktı. Gotik mimarinin görüntüsündeki mantık, bu düşünme biçiminden çok etkilenmiştir: gotik mimari, tonozların kilit taşından sütunların temeline kadar, öğelerin her birinin yerine ve işlevine göre oluşturduğu bütün içindeki hiyerarşiyle güzelliği kavranabilir kılan aynı üsluba, aynı değerlere ve çözümlenebilir karmaşıklık ilkelerine bağlıdır. Güçlükle gelişen ve Roman üslubunun direnmesi yüzünden uzun süre bu üslupla bir arada yaşayan bu anlayış, XIII. yüzyılın ilk yarısında doruk noktasına erişmiştir. 
Sanatçılar, kiliselerine kubbe atmayı ve yeni, görkemli bir üslupla heykelleri düzenlemeyi henüz sonuçlandırmamışlardı ki, yeni bir düşünce, yaptıkları kiliseleri daha şimdiden kaba ve eskimiş hale sokmuştu bile. Bu yeni düşünce Kuzey Fransa’da doğan Gotik üsluptu.


Önceleri, bu üslup, tümden teknik bir yenilik sayılabilirdi, ama aslında bunun çok daha ötesindeydi. Çapraz kaburgalarla Fransa’da XII.yy.ın ortasında sanatta yaratıcılık işlevi manastırlardan katedrallere geçti. Büyük bir gelişme içindeki kentler zenginleşti: burjuvaların, zanaatçıların ve tacirlerin ibadet etmek, sivil ve dini toplantılar yapmak için geniş mekânlara ihtiyaçları vardı. Capet hanedanının gücü derebeyliğin parçalanmasıyla ortaya çıkmıştı ve kutsal niteliğini, Tanrı’nın zaferi halinde yansıtacak gösterişli mekâna yönelmişti. Ruhban sınıfı toprakların gelirinden pay almak amacıyla bu hükümdarlar çevresinde toplanıyordu.

Özellikle Ile-de-France eyaletinin ovaları Paris’i bir anda Avrupa’nın başkenti yapan bir refaha kavuştu. Çeşit çeşit ve çok sayıda, dev boyutlarda ve devrim yaratacak nitelikte yapı, hummalı bir rekabet içinde birbiri ardından ve birdenbire bu bölge de ortaya çıktı. Bir kent merkezinde apaçık bir hâkimiyet kuracak ve Hıristiyan inancını gösterişli bir şekilde ilan edecek olan bu büyük yapıların, yani kiliselere kubbe atma yönteminin, Norman mimarlarının düşlediğinden daha tutarlı olarak ve çok daha geniş sonuçlarla geliştirilebileceği ortaya çıktı. Taşların yalnızca araları doldurduğu kaburgaları, alttan desteklemeye payeler yettiğine göre, payeler arasındaki kütlesel duvarların hiç de gereği kalmıyordu. Tüm yapıyı bütünüyle ayakta tutabilecek, bir tür taş iskele çıkılabilirdi. Ne var ki, bunun için ince payeler ve dar kaburgalar gerekiyordu. Geri kalan her şey, yıkılma tehlikesi olmaksızın öylece bırakılabilirdi. Ağır taş duvarlara gereklik yoktu. Tam tersine, geniş pencereler açılabilirdi. Mimarların ülküsü, o zaman, biz bugün nasıl serj yapıyorsak, öyle kilise yapmak oldu. Çelik iskele ya da demir kirişler bulunmadığı için de, bu iskelelerin taştan yapılması gerekiyordu; bu çok dikkatli sayısız hesaplar istiyordu. Hesap doğru çıktığı takdirde. yepyeni bir kilise örneği yapmak olanaklaşıyordu. Yani, dünyanın o ana dek hiç görmediği taştan ve camdan bir yapı. Gotik katedrallerini esinleyen ve XII. yüzyılın ikinci yarısında Kuzey Fransa’da gelişen düşünce işte bu oldu. Doğal olarak, kesişen kaburgalar ilkesi, devrimci Gotik üslup için tek başına yeterli değildi. Mucizeyi gerçekleştirmek için daha başka bir sürü teknik yenilikler gerekiyordu. Örneğin, Roman üslubunun yuvarlak kemerleri, Gotik yapıcıların amaçlarına uygun değildi; çünkü iki paye arasındaki boşluğu yarım daire bir kemerle aşma zorunluluğunun olması yüzünden, girişimi sonuçlandırmak için tek bir yol kalıyordu. Kubbe ise, ne daha aşağı, ne de daha yukarı, hep aynı yük seklikte kalmak zorundaydı. Daha yukarı varmak için, daha sivri bir kemer yapmak gerekiyordu. Yani, bu durumda en iyisi, yuvarlak kemerden vazgeçmek ve iki çember parçasını birbirine yaklaştırmaktı. İşte, size, duruma göre büyük değişebilme olanağı sağlayan, yapının gereklerine göre daha açık veya daha sivri olabilen bir kemer, yani sivri kemer. 
 

Ama bir başka noktanın daha dikkate alınması gerekiyordu. Kubbeyi oluşturan ağır taşlar, yalnızca aşağıya değil, bir gergin kemer gibi, yanlara doğru da basınçta bulunurlar. Bu durumda da, sivri kemer, yuvarlak kemere göre bir gelişmeydi ama, payeler henüz bu dış basınca dayanacak güçte değildi. Bu nedenle tüm yapının ayakta kalmasını sağlayacak güçlü kasnaklar gerekiyordu. Yan sahınların tavan örtüsü sorunu, dışardan destek payeleri konulabileceğine göre, pek güç sayılmazdı. Peki ya orta sahın için ne yapılmalıydı?

 

Orta sahına, dışardan, yan sahınların üstünden destek koymak gerekiyordu. Bu yolla da, Gotik tavan örtüsünün yapısını tamamlayan, “tırmanan kemerlerin” kullanımı ortaya çıkıyor . Bir Gotik kilise, taştan bu ince yapılar arasında, çok ince tellerin tuttuğu bir bisiklet tekeri örneği, havada asılıymış gibi gözükür. Her iki durumda da, bütünün sağlamlığını bozmaksızın, en az miktarda gereç kullanımını olanaklı kılan şey, ağırlığın eşit dağıtımıdır. Sanatın Öyküsü, Gombrich

 

 

© 2011 Byaz.eu | Tüm Hakları Saklıdır.

Hakkımızda| Referanslar | iletişim